Uzun
zamandır “Medya ve Din” konusu üzerine çalışıyorsunuz. Bu alana size sevk eden
sebepler nelerdir?
Hatırlarsınız,
Ramazanlarda bile mola vermeden müminleri rencide eden, kimi zaman aşağılayan
yayın ve programlara bolca tanıklık ettik. Birilerinin bu gidişata dur demesi
gerekiyordu ama olmuyordu bir türlü. Üzülüyordum, inciniyordum,
hayıflanıyordum. Sadece ara rejim dönemleri değil her zaman böyleydi. Topluma
nasıl bir din yaşaması gerektiği öğretilmeye çalışılıyordu ama toplum açık
etmese de bu öğretimi sindirmekte zorlanıyordu. En azından ben öyle
gözlemliyordum. Medyanın ruhunu anlamak gerekiyordu. Medya sonuçta bir araçtı,
bu aracı yönetenleri, içerikleri yönetenleri anlamak gerekiyordu, ama aynı
zamanda din konusundaki sahih olmayan tutumlarının ıslah edilmesi de
gerekiyordu. Çok kolay değildi, hala da öyledir. Medya mesajları yüzünden insanlar
huzurlu bir iftar yapamıyorlarsa, bunu değiştirecek tedbirlerin tez elden alınması
için çaba göstermek gerekiyordu. Bunları böyle düşünür dururdum. Bir gün bir
davet aldım, bir derneğin çatısı altında bir atölye çalışması yapılacaktı.
Aldığım davet, bu kaygılarımı ifade etme imkanı oldu bana. 2011 yılında bu
atölyeyle birlikte kendimi medya-din konusunun içinde buldum. Kişisel
kaygılarım akademik tezahürler olarak da kendini gösterecekti artık. Öyle de
oldu. Elimden geleni yaptım diyebiliyorum bugün, ama konu ile ilgili yapılacak
daha çok iş var, buna gücümün yeteceğini sanmıyorum.