21 Eylül 2019 Cumartesi

medya ve din üzerine


https://youtu.be/Ny4sQWYEpEk






GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’DE MEDYA VE DİN

Türkiye özelinde, radyo ve televizyonlarda dinî içeriklerin yayımlanmasına ne zaman başlandı? Günümüze gelene kadar hangi süreçler yaşandı, dinin medyada yer alma biçimleri hangi sonuçları beraberinde getirdi? Ve medya vaizi ne anlama geliyor, medya vaizleri dinî bilgi konusunda karşımıza nasıl bir tablo çıkarıyor? Bütün bu soruların cevabını Mete Çamdereli’den[1] alacağız.

Türkiye’de medya ve din ilişkisi, esasında 1940’larda başlıyor, 50’lerde radyoda dinî programlar olduğunu biliyoruz. Daha sonra 1975’e kadar televizyonda herhangi bir dinî temalı program yok. Süregelen zaman içerisinde, 1990’larda özel televizyonların yaygınlaşmasıyla birlikte dinî temalı, dinî içerikli programların televizyonlarda yer aldığını görüyoruz.  Dolayısıyla, Türkiye’de medya ve din ilişkisinin böyle tarihsel bir yönü var. Siz bu tarihsel yönü anlamında neler söylemek istersiniz?

1940’lı yıllar önemli ama medya ve din dediğimiz zaman, mecra bazında eğer çeşitlendirirseniz, hele gazeteleri gündeme getirmek gerekirse, orada tarih saptamak çok kolay değildir. 1800’lü yılların başından itibaren çıkan Takvîm-i Vakaî’lere kadar giden süreci kastediyorum. İçinde çıkan kısa dinî makaleler, dinî bilgilerin olduğu çok çeşitli gazeteler var. Özellikle 1900’lü yılların başlarına doğru gittiğimizde, birçok farklı isimle karşılaşırsınız. Bunları aslında gayrimüslimlerin okumadığı ya da gayrimüslimlere hitap etmeyen, hedef kitlesi Müslümanlar olan gazete ve dergiler olarak değerlendirebilirsiniz. Bu yayınlar kendisini “dinî, iktisadi, siyasi…” olarak tanımlar. Bugünkü kadar keskin bir dinî yayıncılıktan o dönemde söz etme imkânımız yok.

Bunun altını çizmekte yarar görüyorum çünkü sekülarize olan bir dinî yayıncılık platformuna geçtiğimiz için, medyayı dinden bağımsızlaştırmadan düşünemiyoruz artık ya da dini, medyadan bağımsızlaştırmadan düşünemiyoruz. Radyo açısından asıl tarihler 1946’dan itibaren başlıyor. Ondan önce varsa bile elimizde fazla bir kaynak yok. Ama 1946 yılından sonra, özellikle “musahabeler” denilen yani sohbetler, dinî ve ahlaki sohbetler fazlalaşıyor. Onun öncesinde olan yayınlar “dinî” kelimesinin uluorta kullanılamadığı dönemde, daha çok ahlaki ve manevi programlar, ahlaki ve manevi yayıncılık altında gerçekleşiyor. Daha çok kahramanlık üzerinden, hatta biraz da millî kahramanlar üzerinden şekillenen bir din teması vardı radyolar özelinde.

Diyanet İşleri Başkanlığının kütüphanesinde de bulunan “Kur'an Radyoda Okunabilir mi?” diye bir kitap var. 1950 yılında basılmış ve o dönem yaşanan tartışmaları, tarihçeyi bize bir şekilde aktarıyor. Bu uygulama, günümüze kadar gelen radyoda dinî temalı içeriklerin bir başlangıcı oluyor.

Bu bulduğunuz kaynağın, nadide bir kaynak olduğunu söylemeliyim. Daha çok Mustafa Runyun’un, 1950’lerde Ankara Radyosunda yapmış olduğu musahabelerden oluşan kitaplar daha çok biliniyor.

Televizyondaysa milat olarak 1970’li yıllar gösteriliyor

Hatta net tarih 1974’tür. İsmail Cem o zaman TRT Genel Müdürü olarak çalışıyor, Kıbrıs Barış Harekâtı olmuş ve insanların o manevi ihtiyaçlarına yönelik TRT ilk defa Maltepe Camii’nden, üstelik canlı bir mevlit yayını yapıyor. Nevzat Yalçıntaş’tan Cem Duna’ya kadar giden süreçte,  iftar programları ortaya çıkıyor ki o da 1975’tir. Daha sonra, 1980’li yıllara kadar sahur programları henüz yoktur, 80’li yıllardan sonra, hatta belki 90’lara kadar sarkan bir süreçtir o, sahur programı çok sonradan girmiştir televizyona.

1980’ler İnanç Dünyası programının da başladığı yıllar…

TRT bünyesinde dinî programlarla ilgili bir şube/birim kuruluyor ve dönemin Şube Müdürü de Dr. Asaf Demirbaş. Asaf Demirbaş o dönemde çok eleştirilen bir dinî program formatı ortaya koyuyor. Programlar insanları tatmin etmiyor. Sebebini düşünecek olursak: Yeşili sev, ormanı koru, ağacı dikmek sünnettir gibi birtakım konular ele alınıyor. Üstelik sadece konular değil de konuklar açısından da benzer bir durum söz konusu. Dinî konuda bilgisi olandan çok çeşitli yerlerde görev alan bürokratlar, akademisyenler konuk ediliyor. Bu bakımdan çeşitli yönlerden çok eleştirilmiş bir program, İnanç Dünyası. Ama şunu biliyoruz ki o kapı açıldıktan sonra, özellikle 1975’ten sonra çok farklı formatlarda farklı programlar yapıldı, süreler uzadı. Program süresi yarım saatse kırk dakikaya çıktı. Sadece Kadir gecelerinde olurdu programlar, canlı yayınlar; sonra diğer dinî gün ve gecelere de yayıldı.

1980’lerde köylerde yapılmış çeşitli araştırmalar var. Katılımcılara, radyolarda veya televizyonlarda hangi programları izliyorsunuz/dinliyorsunuz sorusu sorulduğunda; dinî programlar üst sıralarda çıkıyor. Acaba insanımızın dinî değerleri, dinî terminolojiyi televizyondan veya radyodan duyma isteğinin de bunda payı olabilir mi?

Çok samimi olarak bakıldığında, halkın böyle bir talebi var; evet. Çünkü özellikle Türkçe ezanlardan çıkmış, 1932’den 1950’ye kadar on sekiz yıl Türkçe ezan okunmuş Türkiye’de, bir açlık var. Hatta bu açlık çok istismara açık; ticari olarak da istismar edilebilir, siyasi olarak da istismar edilebilir. Hatta bunun üzerine bir endüstri kurulabilir ki bugün aslında ondan da söz etmemiz gerekir.

Tam da bu noktadayız galiba.

1950’li yıllar açısından sinemaya özellikle belki bu perspektiften yaklaşmakta, bir iki cümle söylemekte yarar var. Bir zamanlar radyo dinlemek mütedeyyin insanlar arasında tartışıldı. Televizyon için de aynı şekilde. “Televizyon olan yerde acaba selam verilir mi?” gibi çok farklı tartışmalar vardı. Bugün bize komik gelebilir belki. Ama o günlerde bunlar tartışılıyordu. Dolayısıyla sinemaya da, mütedeyyin aileler, kendileri gitmediği gibi çocuklarını da götürmüyorlardı. Hazret’li filmlerin aslında en büyük fayda ya da zararı diye düşünebilirsiniz, bunun yorumunu, tartışmasını ayrıca konuşmak lazım; ama insanların bir umre sevabına nail olmak için abdestlerini alıp sinemaya gittikleri de kayıtlarda var.

Bu kadar önem, bu kadar değer verilmiş.

Evet, bu kadar değer veriliyor çünkü orada Hazreti Ömer’in, Hazreti Aişe’nin, Hazreti Rabia’nın temsillerin görecek. Sinema da televizyon da temsillerden oluşuyor. Dolayısıyla, dinin temsilinden bahsediyoruz, aslında din de değil de dinselin temsili yani dinden ne anlıyorsak onun temsilini yapıyoruz. Bu noktada dinden ne anlaşılıyorsa, din hangi amaçlarla tanımlanıyorsa; mesela ticari olarak düşünüyorsak öyle anlıyoruz, ona göre formatlıyoruz. İzleyici açısından da aynı şey geçerli. Bir umre sevabı için, bir fayda görmek için çoluğunu çocuğunu toparlayıp şehirlerden kasabalara kadar bu tür filmlere akımlar oldu. Zaten insanlar sonra artık sinemadan çıkmadı.

Ticari yayıncılığın yapılması, özel televizyon sektörünün oluşması ve bu alanda dinî temalı veyahut da tırnak içerisinde kendine “dinî” misyonu biçen, kendini dinî kavramlarla anlatan televizyonların, kuruluşların ortaya çıkmasında büyük bir etki bu esasında. Diğer yandan 1990’ları, televizyonlarda dinî konuların tartışıldığı, dinî bilgi konusunda çok fazla dezenformasyonun aktarıldığı yıllar olarak biliyoruz. Dolayısıyla 90’lar bize dinî yayıncılığın nasıl yapılması gerektiği kadar nasıl yapılmaması gerektiğini de gösteren bir dönem. Bu dönemi nasıl değerlendirmek lazım?

Bu dönemi yine tek başına televizyonla, tek başına radyoyla değil sinemayı da kapsayacak biçimde hepsini birlikte düşünmemiz gerekir. Hazretli Filmler, Millî Sinema Akımı, millî sinemanın ardından da artık sosyal yaşamın içindeki müminleri, sadece çok güzel insanlar şeklinde değil, eğrisiyle doğrusuyla perdeye yansıtan, onların yanlışlarıyla da birlikte olabilecekleri şekilde bir atmosfer oluştu. Televizyon bu süreçte, özel yayıncılıkla birlikte katılımlı, etkileşimli hâle geldi ve bu etkileşim aslında televizyon yayıncılığına da yön veren unsur oldu. Fakat bu esnada, televizyonlarda üreyen başka türlü “ikonik din uzmanları” ortaya çıktı.

Medya vaizleri dediğimiz olgu belki bu.

Evet, ben terimleri kullanırken alınganlık gösterilirse diye biraz tedirgin oluyorum, ama alınganlık göstermeyelim, biz de “medya vaizi” diyelim, hatta “medya ikonları” da diyebiliriz. Bu terimler “elektronik vaiz”, “tele-vaizlik”  olarak başladı, şimdilerde “medya vaizi” terimi kullanılıyor, daha sonra dijital vaizlik olacak. Burada vaaz kürsüsünden değil artık medyatik bir stüdyo tasarımından konuşan uzmanlarla karşı karşıyayız. Bu uzman yelpazesini genişletebiliriz ama vaizlik müessesesi gerçek bir din ortaya koymak amacıyla mı ortaya çıktı? İnsanların gerçekten din ihtiyaçlarını gidermek açısından mı ortaya çıktı? Samimi olarak bakıldığında, evet diyebiliriz buna. Ama süreç bize burada birtakım sıkıntılar olduğunu gösterdi.

Aslında samimiyetle başlayan bir süreç farklı yerlere evrildi.

Evrildiğini görüyoruz. Neden? Çünkü gerçek dinin yerini medyatik temsiller aldı. Yeryüzü dinin ortamıdır, medyanın dışında olan kürseler vardır. Ancak şimdi medyanın içinde olan kürsüler bulunuyor. Şu soruyu sormamız gerekiyor: Medya kürsülerinde, medyanın çıkarlarını kollayacak şekilde bir söylem üretme, bir dinsel temsil üretme gerçek dinin yerine geçti mi?

Aslında hep öyledir, temsiller aslında gerçeklerden beslenir ama daha sonra temsil kendi gerçekliğini ortaya koymaya başlar. İyi niyetle yola çıkmış olabilirsiniz, insanların gerçekten din, ibadet, maneviyat, ahlak ve benzeri sorunlarına cevap üretmek açısından o programları ihdas etmiş olabilirsiniz. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonraki örneklerini, İnanç Dünyası, Huzura Doğru ve benzeri programları düşünün. TRT’nin ve özel televizyonların, bu yayınlarını iyi niyetle değerlendirmek durumundayız. Ama bugün gelinen noktada, düşünün ki bir gün bir program yapılıyor, ertesi gün o program mahkemeye veriliyor. Burada başka türlü bir mücadelenin, başka türlü bir yaklaşımın ortaya konulduğunu ya da en azından gözlemlememiz gerektiğini düşünebiliriz. Ramazanlar özellikle bir endüstri dediğiniz piyasanın ciddi bir şekilde kaynadığı bir zaman dilimi olarak karşımıza çıkıyor. Hatta acaba Ramazanlar bitmesin diyenler mi var diye insan ister istemez düşünüyor.

Ramazan’da dinî temalı program yapmayan hiçbir televizyon neredeyse yok genel olarak bakıldığında. Sadece ve sadece Ramazan’da yayın yapan, Ramazan’dan sonra kapanan kanallar da biliyoruz. Bu endüstrinin nasıl bir yere doğru geldiğini gösteren örnekler var.

Özellikle açılan ve kapanan kanallar meselesinin daha çok ticari olduğu çok net, aşikâr. Onunla ilgili birtakım yasal tedbirler alınıyor, sonuç getiriyor getirmiyor, o detayları bilemiyorum. Genellikle bu programları Ramazan ayı içinde yapanlar, daha sonra on bir ay oraya dokunmuyorlar. Ama bazı kanallar var ki yine perşembeleri, cumaları bunlara devam ediyorlar. Zaten dinî yayıncılık dediğimiz şey biraz da bu taraf. Gazeteler de aynı. Bugün artık matbu gazete kokusunu neredeyse özleyecek hâle geliyoruz ama gazeteler de mutlaka Ramazanlarda bir Kur’an meali ya da bir ilmihal, bir şey düşünürlerdi.

Kuran-ı Kerim veyahut da ilmihal bir “promosyon malzemesi” olarak sunuluyor, Ramazan ayında.

Önceden bir kitapçıya gittiğiniz zaman, arkasında “hediyesi” yazardı, “fiyatı” yazmazdı. Biz böyle bir kültürden geldiğimiz için, bunların da en azından ticari bir faydaya dönük değil de insanların ihtiyaçlarına hizmet üzerine kurulduğunu vehmetmek durumundayız. Fakat bu vehim içimizi, bizi tatmin etmiyor. 90’lı yıllar aslında bize din konusunda evet bir rahatlık, bir rahatlama, en azından tek kanallı, daha sonra iki kanallı olan TRT’nin o yayın planlarındaki laik ahlak diyebileceğimiz türden bir dinî yayıncılıktan, çok daha serbest bir dinî yayıncılığa geçtiğimiz bir dönemdir. 2000’li yıllara geldiğimizde, dinî yayıncılığın süresi, rahatlaması gibi konular mesele olmaktan çıktı.

Neden gündemimizden çıktı?

Şöyle söyleyelim: Aslında din programlarına hasrettik, sonra belki de artık bir kanıksama olmaya başladı, bunların arasında da artık seçmeye başladık. Yani, gerçekten benim içimde ne eksik, ben onu nerede bulabilirim, bunun arayışındayız artık. Yani elinizde bir tane gazete, bir tane dergi, bir tane televizyon, bir tane program yok. Mümin olan insanların ya da mütedeyyin ailelerin, hiç değilse sıcak bakan, kendisine kimlikte bile olsa Müslümanım diyen insanların o tür arayışlarına cevap verebilecek kanallar ortaya çıktı. Diyanet TV bunlardan bir tanesi. Ancak Diyanet TV’nin kaygısı diğeriyle kıyaslanmaz. Çünkü bir kamu hizmeti yayıncılığı vardır, Diyanetin bir misyonu var bu sürdürülüyor, doğru. Ama dinî yayıncılık ya da ağırlıklı olarak dinî yayıncılık yapanlar var. Özetle radyolarda ve televizyonlarda genel olarak biz artık istediğimizi bulabiliyoruz. Fakat dikkat edin, istediğimizi artık medyadan buluyoruz. Medya birincil artık bizim için. Yani dijital ya da elektronik olsun, medya bizim için dinî öğrenme biçiminde de birincil.

Diyanet İşleri Başkanlığının “Türkiye’de Dini Hayat Araştırması”nın sonuçlarında olduğu gibi, farklı araştırmalarda da geleneksel medyanın da internetin de dinî bilgi edinme kaynağı olarak üst sıralarda bulunduğu gözleniyor. Geleneksel medyadan söz ettiniz. Dijitalleşme ve din arasındaki ilişkilerden de bahseder misiniz?

Sonuçta bir mecra değişiyor, mecradaki teknoloji farklılaşıyor. Yeni bir mecranın içinde yürüyoruz artık. Sosyal medya dindarlığından, sosyal medya mücahitliğine kadar birçok kavramla karşı karşıya kalıyoruz. İnsanlar –muhtemelen bu diğer inanç gruplarında da vardır- mücadelesini sosyal medya üzerinden yapıyorsa, bu mecra “dindarlıklarını paylaşabilecekleri ortam” hâline geliyor. İnsanlar futbolu sever, futbol paylaşırlar; siyaset severler tuttuğu partiyi paylaşırlar. Din önemli ise insan için, o zaman “Ben dinle ilgili paylaşım yapayım.” Ama bu paylaşım, sadece bir tebliğ vazifesinin ötesinde artık bir melek işlevinin –hâşâ- yerine konulmaya başlandı. Sanki bir problem var da “sosyal medyada tutalım” endişesine doğru kaymaya başladı.

Bir gösterişçilikten mi söz ediyorsunuz?

Gösterişçilik demeyelim, çünkü o aracın içinde yaşıyoruz, o aracın tabiatına uyuyoruz. O yüzden zamanında “medyanın dini” dediğimiz, “dinin medyası” dediğimiz kavramlar var. Ama her halükarda mecra aslında sizi her hâlinizle istiyor, her hâlinizle hiçbir gizliliğiniz kalmasın istiyor yani sizin sabah namazı kıldıktan sonra ettiğiniz duayı paylaşmanızı istiyor. Dolayısıyla siz de seve seve o mecraya bunu aktarıyorsunuz. Sizi izleyenler, “bana ne” demiyorlar. Aşikâr olmuş, zarar vermiyor artık. Çünkü herkes bunu bekliyor. “Mustafa Bey sabah namazına kalktığında acaba bugün ne dua etti?” diyor ve merak ediyorsa biri, siz de istemeseniz bile yazmak durumunda kalıyorsunuz. Dolayısıyla, mecranın getirisi farklı bir imtihan kategorisi ortaya çıkarıyor aslında. Dolayısıyla, orada bir mesaj atıp pekâla dünyalık işlerinize –din ve dünyayı ayırmamak gerekir ama yine söz geldi diye söylüyorum- yine normal rutin işlerinize dönebiliyorsunuz. Yani o havayı, sosyal medyada yaşadığınız havayı gündelik işlerinizde yaşamıyorsunuz.

Dinî içerikli paylaşım konusunda, zannederim ki herkesi rahatsız eden uygulamalardan biri bizim en kutsal mekânlarımızdan Mescid-i Nebevi’de, Mescid-i Haram’da, Kâbe’de, Kâbe kapısında dahi insanların fotoğraf çekerek paylaşması ve insanların da bu paylaşımlara teveccüh göstermesi. Bunu nasıl değerlendirebiliriz? Bu tür bir yaklaşım, sosyal medya dindarlığı dediğimiz olgunun içerisine dâhil edilebilir mi?

Sosyal medya dindarlığı kavramının içine dâhildir ama aynı zamanda da bu narsisus gibi birtakım kavramlarla kendi kimliğinizi onlarınkinde bulmak anlamına gelen şekilde de düşünebiliriz. Sosyal medyada da aslında bir kimlik buluruz kendimize. Ama burada problem başka bir şey: Ben hangi mercie ibadet ettiğimi ifade etmek durumundayım? İnsanlar çeksinler fotoğraflarını ne var bunda diyebilirsiniz. Burada ifade-i meramın muhatabında bir problem var. “Ben şeytana taş atıyorum” derken, hiç kimseye bunu göstermesi gerekmiyor, kimsenin de bunu görmesi gerekmiyor. Onun yaşaması gerekiyor sadece; vakfeyi, tavafı yaşaması gerekiyor. Ama o yaşarken bir yandan da selfilerin atılması lazım (!)

Evet, bunların artık imandan bir cüz noktasına getirilecek seviyeye geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. İnsanlar pekâla Cuma hutbesinin vücubiyeti ya da sünnet oluşu, farz oluşunun ötesinde sanki o fotoğrafı çekip, o hocanın belki video kaydını alıp belki uzaktaki, memleketindeki bir akrabasına, bir dostuna, arkadaşına atmayı tadil-i erkândan saymaya başladı. Risk buradadır. Yoksa onun dışında hiç sakıncası yok. Bir başkasının duymasına, öğrenmesi yardımcı olan bir faktör olarak iyimser düşünebiliriz. Ama o kişinin ibadeti noktasında baktığımız zaman, bugüne kadar hiçbir ilmihalde rastlamadığımız türden bir şeyle karşılaşıyoruz. Cuma hutbesinin dinlenmesi konusundaki hükümler ortadayken hiç olmadık yerde bir kişi pekâla ayağa kalkıp, hatta ayağa kalkmadan da cebinden akıllı telefonunu çıkarıp bir fotoğraf/video çekebiliyor.

Yapay zekayla oluşturulmuş rahipler var, Avrupa’da bazı kiliselerde, Uzak Doğu Asya’da. Dolayısıyla yapay zeka ile din veyahut da dinsel arasında önümüzdeki süreç içerisinde bir etkileşim olacak gibi görünüyor.

Kesinlikle. Özellikle, Almanya’da da var, bir kilisede onu gördük. Bir insanın bilme imkânı olmayacak kadar bilgiye sahip. Birtakım belki ritüeli yönetme konusunda eksiklikleri olabilir ama bilgi donanımında hiçbir eksiklik yok. Bir insanın kapasitesinin çok ötesinde bilgisi var. Yani İncil’in hangi ayetini istiyorsanız onun tefsirini size anında aktarıyor. Bunlar bize de yavaş yavaş sirayet edecek. Mesela, dijital mezar taşları var. Bu, son derece ilgimizi çekmesi gereken, üzerinde düşünmemiz gereken bir şey. Çünkü biz “mezar taşında fotoğraf olur mu?” tartışmasından “dijital mezar taşlarına” yol aldık.  Yani daha gelecek olan ne varsa onları biraz daha değerlendirmek lazım.

Sanal mezarlıklar var, Türkiye’de

Evet, sanal mezarlıklar ama önce bizi güldürmüştü. Sonradan düşünüyorsunuz. Ama, köyüne  gidemiyorsa, memleketine gidemiyorsa ya da yaşlıysa, kımıldayamıyorsa bir şekilde bunlar bir imkân değil mi?. Şimdi, Fatiha’nın yeri mezarın taşı mı yoksa ekranın başı mı, dediğinizde ben cevabını veriyorum ama burada cevabını vermek bana düşmez. Bu ve benzeri konular, çok daha düşünmemizi gerektirecek.

Sizin “Medya ve Din” kitabıyla başlayan, “Medya ve Din Sempozyumu” ile devam eden, akabinde de Dijitalleşen Din (Medya ve Din 2) ismiyle emek harcadığınız çalışmalar/eserler var. “Din Ekranda Nasıl Durur?” kitabı da sizin yazı ve röportajlarınızdan oluşuyor. Medya ve din ilişkisini akademik düzeyde değerlendirmek için önemli çalışmalar…Bu alanda neler yapıldı, neler yapılmalı?

Yaklaşık sekiz, dokuz yıldır bu konunun farkındayım ve fark etsinler diye uğraşıyorum. Benden önce de bir iki çalışma var, yok değil ama hâlâ bakıyorum, yüksek lisans tezleri tatminkâr düzeye ulaşsa da henüz doktora tezleri bir elin parmaklarını geçmedi. Bu alanda çalışabilecek ilahiyat fakülteleri, sosyoloji bölümleri, iletişim fakülteleri, özellikle bu üç alanı çok ilgilendiriyor. Onun dışında din psikolojisi, belki psikiyatriyi ilgilendirebilir ama daha çok bu üç alanın bir araya gelerek çalışmalarını yürütebilmesi gerekiyor. Çünkü iletişimcide bir ilahiyat ayağı eksik kalıyor, sosyolojide bir ilahiyat ayağı eksik kalıyor, ilahiyatta sosyoloji eksik kalıyor. Bunları bir karma programlar hâlinde çalışmamız gerekiyor, farklı disiplinlerdeki hocalardan ders almak gerekiyor.

Din, zaten arz ve arş arasındaki bütün alanları kapsayan bir alan. Dinli ya da dinsiz ne olursa olsun, dinden referans almayan bir şeyi ortaya koymak mümkün değil. Dolayısıyla, bu referans bütün yeryüzünü kapsıyor. Bizim interdisipliner ya da çok disiplinli, multidisipliner ya da plurudisipliner bir çalışma ortaya koymamız doğal. Ama kurumsal yapıların, bunlar kamu kurumları olabilir, sivil toplum kuruluşları olabilir, kesinlikle olabildiğince güçlü kuruluşların medya ve din çalışmalarını ele alması ve belki finansa etmesi lazım. Herhangi bir yerde medyatik ahlak nasıl olacak diye bir soru sorulduğunda, eğer burada sosyolojiden psikiyatriye, psikiyatriden ilahiyata kadar birtakım uzmanlarla bu konuşulamıyorsa o zaman demek ki medyatik etikten bahsederken zorlanacağız. Dolayısıyla çok daha fazla çalışma yapılması lazım. Eğer biz bunları çalışmazsak, atı alan Üsküdar’ı geçiyor.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder