
https://youtu.be/Ny4sQWYEpEk
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’DE MEDYA VE DİN
Türkiye özelinde, radyo ve televizyonlarda dinî
içeriklerin yayımlanmasına ne zaman başlandı? Günümüze gelene kadar hangi
süreçler yaşandı, dinin medyada yer alma biçimleri hangi sonuçları beraberinde
getirdi? Ve medya vaizi ne anlama geliyor, medya vaizleri dinî bilgi konusunda
karşımıza nasıl bir tablo çıkarıyor? Bütün bu soruların cevabını Mete
Çamdereli’den[1]
alacağız.
Türkiye’de medya ve din ilişkisi, esasında
1940’larda başlıyor, 50’lerde radyoda dinî programlar olduğunu biliyoruz. Daha
sonra 1975’e kadar televizyonda herhangi bir dinî temalı program yok. Süregelen
zaman içerisinde, 1990’larda özel televizyonların yaygınlaşmasıyla birlikte
dinî temalı, dinî içerikli programların televizyonlarda yer aldığını
görüyoruz. Dolayısıyla, Türkiye’de medya
ve din ilişkisinin böyle tarihsel bir yönü var. Siz bu tarihsel yönü anlamında
neler söylemek istersiniz?
1940’lı yıllar önemli ama medya ve din
dediğimiz zaman, mecra bazında eğer çeşitlendirirseniz, hele gazeteleri gündeme
getirmek gerekirse, orada tarih saptamak çok kolay değildir. 1800’lü yılların
başından itibaren çıkan Takvîm-i Vakaî’lere kadar giden süreci kastediyorum.
İçinde çıkan kısa dinî makaleler, dinî bilgilerin olduğu çok çeşitli gazeteler
var. Özellikle 1900’lü yılların başlarına doğru gittiğimizde, birçok farklı
isimle karşılaşırsınız. Bunları aslında gayrimüslimlerin okumadığı ya da gayrimüslimlere
hitap etmeyen, hedef kitlesi Müslümanlar olan gazete ve dergiler olarak
değerlendirebilirsiniz. Bu yayınlar kendisini “dinî, iktisadi, siyasi…” olarak
tanımlar. Bugünkü kadar keskin bir dinî yayıncılıktan o dönemde söz etme
imkânımız yok.
Bunun altını çizmekte yarar görüyorum çünkü
sekülarize olan bir dinî yayıncılık platformuna geçtiğimiz için, medyayı dinden
bağımsızlaştırmadan düşünemiyoruz artık ya da dini, medyadan
bağımsızlaştırmadan düşünemiyoruz. Radyo açısından asıl tarihler 1946’dan
itibaren başlıyor. Ondan önce varsa bile elimizde fazla bir kaynak yok. Ama
1946 yılından sonra, özellikle “musahabeler” denilen yani sohbetler, dinî ve
ahlaki sohbetler fazlalaşıyor. Onun öncesinde olan yayınlar “dinî” kelimesinin
uluorta kullanılamadığı dönemde, daha çok ahlaki ve manevi programlar, ahlaki
ve manevi yayıncılık altında gerçekleşiyor. Daha çok kahramanlık üzerinden,
hatta biraz da millî kahramanlar üzerinden şekillenen bir din teması vardı
radyolar özelinde.
Diyanet İşleri Başkanlığının kütüphanesinde de
bulunan “Kur'an Radyoda Okunabilir mi?” diye bir kitap var. 1950 yılında
basılmış ve o dönem yaşanan tartışmaları, tarihçeyi bize bir şekilde aktarıyor.
Bu uygulama, günümüze kadar gelen radyoda dinî temalı içeriklerin bir
başlangıcı oluyor.
Bu bulduğunuz kaynağın, nadide bir kaynak
olduğunu söylemeliyim. Daha çok Mustafa Runyun’un, 1950’lerde Ankara Radyosunda
yapmış olduğu musahabelerden oluşan kitaplar daha çok biliniyor.
Televizyondaysa milat olarak 1970’li yıllar
gösteriliyor
Hatta net tarih 1974’tür. İsmail Cem o zaman
TRT Genel Müdürü olarak çalışıyor, Kıbrıs Barış Harekâtı olmuş ve insanların o
manevi ihtiyaçlarına yönelik TRT ilk defa Maltepe Camii’nden, üstelik canlı bir
mevlit yayını yapıyor. Nevzat Yalçıntaş’tan Cem Duna’ya kadar giden
süreçte, iftar programları ortaya
çıkıyor ki o da 1975’tir. Daha sonra, 1980’li yıllara kadar sahur programları
henüz yoktur, 80’li yıllardan sonra, hatta belki 90’lara kadar sarkan bir
süreçtir o, sahur programı çok sonradan girmiştir televizyona.
1980’ler İnanç Dünyası programının da başladığı
yıllar…
TRT bünyesinde dinî programlarla ilgili bir
şube/birim kuruluyor ve dönemin Şube Müdürü de Dr. Asaf Demirbaş. Asaf Demirbaş
o dönemde çok eleştirilen bir dinî program formatı ortaya koyuyor. Programlar
insanları tatmin etmiyor. Sebebini düşünecek olursak: Yeşili sev, ormanı koru,
ağacı dikmek sünnettir gibi birtakım konular ele alınıyor. Üstelik sadece
konular değil de konuklar açısından da benzer bir durum söz konusu. Dinî konuda
bilgisi olandan çok çeşitli yerlerde görev alan bürokratlar, akademisyenler konuk
ediliyor. Bu bakımdan çeşitli yönlerden çok eleştirilmiş bir program, İnanç
Dünyası. Ama şunu biliyoruz ki o kapı açıldıktan sonra, özellikle 1975’ten
sonra çok farklı formatlarda farklı programlar yapıldı, süreler uzadı. Program
süresi yarım saatse kırk dakikaya çıktı. Sadece Kadir gecelerinde olurdu
programlar, canlı yayınlar; sonra diğer dinî gün ve gecelere de yayıldı.
1980’lerde köylerde yapılmış çeşitli
araştırmalar var. Katılımcılara, radyolarda veya televizyonlarda hangi
programları izliyorsunuz/dinliyorsunuz sorusu sorulduğunda; dinî programlar üst
sıralarda çıkıyor. Acaba insanımızın dinî değerleri, dinî terminolojiyi
televizyondan veya radyodan duyma isteğinin de bunda payı olabilir mi?
Çok samimi olarak bakıldığında, halkın böyle
bir talebi var; evet. Çünkü özellikle Türkçe ezanlardan çıkmış, 1932’den
1950’ye kadar on sekiz yıl Türkçe ezan okunmuş Türkiye’de, bir açlık var. Hatta
bu açlık çok istismara açık; ticari olarak da istismar edilebilir, siyasi
olarak da istismar edilebilir. Hatta bunun üzerine bir endüstri kurulabilir ki
bugün aslında ondan da söz etmemiz gerekir.
Tam da bu noktadayız galiba.
1950’li yıllar açısından sinemaya özellikle
belki bu perspektiften yaklaşmakta, bir iki cümle söylemekte yarar var. Bir
zamanlar radyo dinlemek mütedeyyin insanlar arasında tartışıldı. Televizyon
için de aynı şekilde. “Televizyon olan yerde acaba selam verilir mi?” gibi çok
farklı tartışmalar vardı. Bugün bize komik gelebilir belki. Ama o günlerde
bunlar tartışılıyordu. Dolayısıyla sinemaya da, mütedeyyin aileler, kendileri
gitmediği gibi çocuklarını da götürmüyorlardı. Hazret’li filmlerin aslında en
büyük fayda ya da zararı diye düşünebilirsiniz, bunun yorumunu, tartışmasını
ayrıca konuşmak lazım; ama insanların bir umre sevabına nail olmak için
abdestlerini alıp sinemaya gittikleri de kayıtlarda var.
Bu kadar önem, bu kadar değer verilmiş.
Evet, bu kadar değer veriliyor çünkü orada
Hazreti Ömer’in, Hazreti Aişe’nin, Hazreti Rabia’nın temsillerin görecek.
Sinema da televizyon da temsillerden oluşuyor. Dolayısıyla, dinin temsilinden
bahsediyoruz, aslında din de değil de dinselin temsili yani dinden ne
anlıyorsak onun temsilini yapıyoruz. Bu noktada dinden ne anlaşılıyorsa, din
hangi amaçlarla tanımlanıyorsa; mesela ticari olarak düşünüyorsak öyle
anlıyoruz, ona göre formatlıyoruz. İzleyici açısından da aynı şey geçerli. Bir
umre sevabı için, bir fayda görmek için çoluğunu çocuğunu toparlayıp
şehirlerden kasabalara kadar bu tür filmlere akımlar oldu. Zaten insanlar sonra
artık sinemadan çıkmadı.
Ticari yayıncılığın yapılması, özel televizyon
sektörünün oluşması ve bu alanda dinî temalı veyahut da tırnak içerisinde
kendine “dinî” misyonu biçen, kendini dinî kavramlarla anlatan televizyonların,
kuruluşların ortaya çıkmasında büyük bir etki bu esasında. Diğer yandan
1990’ları, televizyonlarda dinî konuların tartışıldığı, dinî bilgi konusunda
çok fazla dezenformasyonun aktarıldığı yıllar olarak biliyoruz. Dolayısıyla
90’lar bize dinî yayıncılığın nasıl yapılması gerektiği kadar nasıl yapılmaması
gerektiğini de gösteren bir dönem. Bu dönemi nasıl değerlendirmek lazım?
Bu dönemi yine tek başına televizyonla, tek
başına radyoyla değil sinemayı da kapsayacak biçimde hepsini birlikte
düşünmemiz gerekir. Hazretli Filmler, Millî Sinema Akımı, millî sinemanın
ardından da artık sosyal yaşamın içindeki müminleri, sadece çok güzel insanlar
şeklinde değil, eğrisiyle doğrusuyla perdeye yansıtan, onların yanlışlarıyla da
birlikte olabilecekleri şekilde bir atmosfer oluştu. Televizyon bu süreçte,
özel yayıncılıkla birlikte katılımlı, etkileşimli hâle geldi ve bu etkileşim
aslında televizyon yayıncılığına da yön veren unsur oldu. Fakat bu esnada,
televizyonlarda üreyen başka türlü “ikonik din uzmanları” ortaya çıktı.
Medya vaizleri dediğimiz olgu belki bu.
Evet, ben terimleri kullanırken alınganlık
gösterilirse diye biraz tedirgin oluyorum, ama alınganlık göstermeyelim, biz de
“medya vaizi” diyelim, hatta “medya ikonları” da diyebiliriz. Bu terimler
“elektronik vaiz”, “tele-vaizlik” olarak
başladı, şimdilerde “medya vaizi” terimi kullanılıyor, daha sonra dijital
vaizlik olacak. Burada vaaz kürsüsünden değil artık medyatik bir stüdyo
tasarımından konuşan uzmanlarla karşı karşıyayız. Bu uzman yelpazesini
genişletebiliriz ama vaizlik müessesesi gerçek bir din ortaya koymak amacıyla
mı ortaya çıktı? İnsanların gerçekten din ihtiyaçlarını gidermek açısından mı
ortaya çıktı? Samimi olarak bakıldığında, evet diyebiliriz buna. Ama süreç bize
burada birtakım sıkıntılar olduğunu gösterdi.
Aslında samimiyetle başlayan bir süreç farklı
yerlere evrildi.
Evrildiğini görüyoruz. Neden? Çünkü gerçek
dinin yerini medyatik temsiller aldı. Yeryüzü dinin ortamıdır, medyanın dışında
olan kürseler vardır. Ancak şimdi medyanın içinde olan kürsüler bulunuyor. Şu
soruyu sormamız gerekiyor: Medya kürsülerinde, medyanın çıkarlarını kollayacak
şekilde bir söylem üretme, bir dinsel temsil üretme gerçek dinin yerine geçti
mi?
Aslında hep öyledir, temsiller aslında
gerçeklerden beslenir ama daha sonra temsil kendi gerçekliğini ortaya koymaya
başlar. İyi niyetle yola çıkmış olabilirsiniz, insanların gerçekten din,
ibadet, maneviyat, ahlak ve benzeri sorunlarına cevap üretmek açısından o
programları ihdas etmiş olabilirsiniz. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonraki
örneklerini, İnanç Dünyası, Huzura Doğru ve benzeri programları düşünün.
TRT’nin ve özel televizyonların, bu yayınlarını iyi niyetle değerlendirmek
durumundayız. Ama bugün gelinen noktada, düşünün ki bir gün bir program
yapılıyor, ertesi gün o program mahkemeye veriliyor. Burada başka türlü bir
mücadelenin, başka türlü bir yaklaşımın ortaya konulduğunu ya da en azından
gözlemlememiz gerektiğini düşünebiliriz. Ramazanlar özellikle bir endüstri
dediğiniz piyasanın ciddi bir şekilde kaynadığı bir zaman dilimi olarak
karşımıza çıkıyor. Hatta acaba Ramazanlar bitmesin diyenler mi var diye insan
ister istemez düşünüyor.
Ramazan’da dinî temalı program yapmayan hiçbir
televizyon neredeyse yok genel olarak bakıldığında. Sadece ve sadece Ramazan’da
yayın yapan, Ramazan’dan sonra kapanan kanallar da biliyoruz. Bu endüstrinin
nasıl bir yere doğru geldiğini gösteren örnekler var.
Özellikle açılan ve kapanan kanallar
meselesinin daha çok ticari olduğu çok net, aşikâr. Onunla ilgili birtakım
yasal tedbirler alınıyor, sonuç getiriyor getirmiyor, o detayları bilemiyorum.
Genellikle bu programları Ramazan ayı içinde yapanlar, daha sonra on bir ay
oraya dokunmuyorlar. Ama bazı kanallar var ki yine perşembeleri, cumaları
bunlara devam ediyorlar. Zaten dinî yayıncılık dediğimiz şey biraz da bu taraf.
Gazeteler de aynı. Bugün artık matbu gazete kokusunu neredeyse özleyecek hâle
geliyoruz ama gazeteler de mutlaka Ramazanlarda bir Kur’an meali ya da bir
ilmihal, bir şey düşünürlerdi.
Kuran-ı Kerim veyahut da ilmihal bir “promosyon
malzemesi” olarak sunuluyor, Ramazan ayında.
Önceden bir kitapçıya gittiğiniz zaman,
arkasında “hediyesi” yazardı, “fiyatı” yazmazdı. Biz böyle bir kültürden
geldiğimiz için, bunların da en azından ticari bir faydaya dönük değil de
insanların ihtiyaçlarına hizmet üzerine kurulduğunu vehmetmek durumundayız.
Fakat bu vehim içimizi, bizi tatmin etmiyor. 90’lı yıllar aslında bize din
konusunda evet bir rahatlık, bir rahatlama, en azından tek kanallı, daha sonra
iki kanallı olan TRT’nin o yayın planlarındaki laik ahlak diyebileceğimiz
türden bir dinî yayıncılıktan, çok daha serbest bir dinî yayıncılığa geçtiğimiz
bir dönemdir. 2000’li yıllara geldiğimizde, dinî yayıncılığın süresi,
rahatlaması gibi konular mesele olmaktan çıktı.
Neden gündemimizden çıktı?
Şöyle söyleyelim: Aslında din programlarına
hasrettik, sonra belki de artık bir kanıksama olmaya başladı, bunların arasında
da artık seçmeye başladık. Yani, gerçekten benim içimde ne eksik, ben onu
nerede bulabilirim, bunun arayışındayız artık. Yani elinizde bir tane gazete,
bir tane dergi, bir tane televizyon, bir tane program yok. Mümin olan
insanların ya da mütedeyyin ailelerin, hiç değilse sıcak bakan, kendisine
kimlikte bile olsa Müslümanım diyen insanların o tür arayışlarına cevap
verebilecek kanallar ortaya çıktı. Diyanet TV bunlardan bir tanesi. Ancak
Diyanet TV’nin kaygısı diğeriyle kıyaslanmaz. Çünkü bir kamu hizmeti
yayıncılığı vardır, Diyanetin bir misyonu var bu sürdürülüyor, doğru. Ama dinî
yayıncılık ya da ağırlıklı olarak dinî yayıncılık yapanlar var. Özetle
radyolarda ve televizyonlarda genel olarak biz artık istediğimizi
bulabiliyoruz. Fakat dikkat edin, istediğimizi artık medyadan buluyoruz. Medya
birincil artık bizim için. Yani dijital ya da elektronik olsun, medya bizim
için dinî öğrenme biçiminde de birincil.
Diyanet İşleri Başkanlığının “Türkiye’de Dini
Hayat Araştırması”nın sonuçlarında olduğu gibi, farklı araştırmalarda da
geleneksel medyanın da internetin de dinî bilgi edinme kaynağı olarak üst
sıralarda bulunduğu gözleniyor. Geleneksel medyadan söz ettiniz. Dijitalleşme
ve din arasındaki ilişkilerden de bahseder misiniz?
Sonuçta bir mecra değişiyor, mecradaki
teknoloji farklılaşıyor. Yeni bir mecranın içinde yürüyoruz artık. Sosyal medya
dindarlığından, sosyal medya mücahitliğine kadar birçok kavramla karşı karşıya
kalıyoruz. İnsanlar –muhtemelen bu diğer inanç gruplarında da vardır-
mücadelesini sosyal medya üzerinden yapıyorsa, bu mecra “dindarlıklarını
paylaşabilecekleri ortam” hâline geliyor. İnsanlar futbolu sever, futbol
paylaşırlar; siyaset severler tuttuğu partiyi paylaşırlar. Din önemli ise insan
için, o zaman “Ben dinle ilgili paylaşım yapayım.” Ama bu paylaşım, sadece bir
tebliğ vazifesinin ötesinde artık bir melek işlevinin –hâşâ- yerine konulmaya
başlandı. Sanki bir problem var da “sosyal medyada tutalım” endişesine doğru
kaymaya başladı.
Bir gösterişçilikten mi söz ediyorsunuz?
Gösterişçilik demeyelim, çünkü o aracın içinde
yaşıyoruz, o aracın tabiatına uyuyoruz. O yüzden zamanında “medyanın dini”
dediğimiz, “dinin medyası” dediğimiz kavramlar var. Ama her halükarda mecra
aslında sizi her hâlinizle istiyor, her hâlinizle hiçbir gizliliğiniz kalmasın
istiyor yani sizin sabah namazı kıldıktan sonra ettiğiniz duayı paylaşmanızı
istiyor. Dolayısıyla siz de seve seve o mecraya bunu aktarıyorsunuz. Sizi
izleyenler, “bana ne” demiyorlar. Aşikâr olmuş, zarar vermiyor artık. Çünkü
herkes bunu bekliyor. “Mustafa Bey sabah namazına kalktığında acaba bugün ne
dua etti?” diyor ve merak ediyorsa biri, siz de istemeseniz bile yazmak
durumunda kalıyorsunuz. Dolayısıyla, mecranın getirisi farklı bir imtihan
kategorisi ortaya çıkarıyor aslında. Dolayısıyla, orada bir mesaj atıp pekâla
dünyalık işlerinize –din ve dünyayı ayırmamak gerekir ama yine söz geldi diye
söylüyorum- yine normal rutin işlerinize dönebiliyorsunuz. Yani o havayı,
sosyal medyada yaşadığınız havayı gündelik işlerinizde yaşamıyorsunuz.
Dinî içerikli paylaşım konusunda, zannederim ki
herkesi rahatsız eden uygulamalardan biri bizim en kutsal mekânlarımızdan
Mescid-i Nebevi’de, Mescid-i Haram’da, Kâbe’de, Kâbe kapısında dahi insanların
fotoğraf çekerek paylaşması ve insanların da bu paylaşımlara teveccüh
göstermesi. Bunu nasıl değerlendirebiliriz? Bu tür bir yaklaşım, sosyal medya
dindarlığı dediğimiz olgunun içerisine dâhil edilebilir mi?
Sosyal medya dindarlığı kavramının içine
dâhildir ama aynı zamanda da bu narsisus gibi birtakım kavramlarla kendi
kimliğinizi onlarınkinde bulmak anlamına gelen şekilde de düşünebiliriz. Sosyal
medyada da aslında bir kimlik buluruz kendimize. Ama burada problem başka bir
şey: Ben hangi mercie ibadet ettiğimi ifade etmek durumundayım? İnsanlar
çeksinler fotoğraflarını ne var bunda diyebilirsiniz. Burada ifade-i meramın
muhatabında bir problem var. “Ben şeytana taş atıyorum” derken, hiç kimseye
bunu göstermesi gerekmiyor, kimsenin de bunu görmesi gerekmiyor. Onun yaşaması
gerekiyor sadece; vakfeyi, tavafı yaşaması gerekiyor. Ama o yaşarken bir yandan
da selfilerin atılması lazım (!)
Evet, bunların artık imandan bir cüz noktasına
getirilecek seviyeye geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. İnsanlar pekâla Cuma
hutbesinin vücubiyeti ya da sünnet oluşu, farz oluşunun ötesinde sanki o
fotoğrafı çekip, o hocanın belki video kaydını alıp belki uzaktaki,
memleketindeki bir akrabasına, bir dostuna, arkadaşına atmayı tadil-i erkândan
saymaya başladı. Risk buradadır. Yoksa onun dışında hiç sakıncası yok. Bir
başkasının duymasına, öğrenmesi yardımcı olan bir faktör olarak iyimser
düşünebiliriz. Ama o kişinin ibadeti noktasında baktığımız zaman, bugüne kadar
hiçbir ilmihalde rastlamadığımız türden bir şeyle karşılaşıyoruz. Cuma
hutbesinin dinlenmesi konusundaki hükümler ortadayken hiç olmadık yerde bir
kişi pekâla ayağa kalkıp, hatta ayağa kalkmadan da cebinden akıllı telefonunu
çıkarıp bir fotoğraf/video çekebiliyor.
Yapay zekayla oluşturulmuş rahipler var,
Avrupa’da bazı kiliselerde, Uzak Doğu Asya’da. Dolayısıyla yapay zeka ile din
veyahut da dinsel arasında önümüzdeki süreç içerisinde bir etkileşim olacak
gibi görünüyor.
Kesinlikle. Özellikle, Almanya’da da var, bir
kilisede onu gördük. Bir insanın bilme imkânı olmayacak kadar bilgiye sahip.
Birtakım belki ritüeli yönetme konusunda eksiklikleri olabilir ama bilgi
donanımında hiçbir eksiklik yok. Bir insanın kapasitesinin çok ötesinde bilgisi
var. Yani İncil’in hangi ayetini istiyorsanız onun tefsirini size anında
aktarıyor. Bunlar bize de yavaş yavaş sirayet edecek. Mesela, dijital mezar
taşları var. Bu, son derece ilgimizi çekmesi gereken, üzerinde düşünmemiz
gereken bir şey. Çünkü biz “mezar taşında fotoğraf olur mu?” tartışmasından
“dijital mezar taşlarına” yol aldık.
Yani daha gelecek olan ne varsa onları biraz daha değerlendirmek lazım.
Sanal mezarlıklar var, Türkiye’de
Evet, sanal mezarlıklar ama önce bizi
güldürmüştü. Sonradan düşünüyorsunuz. Ama, köyüne gidemiyorsa, memleketine gidemiyorsa ya da
yaşlıysa, kımıldayamıyorsa bir şekilde bunlar bir imkân değil mi?. Şimdi,
Fatiha’nın yeri mezarın taşı mı yoksa ekranın başı mı, dediğinizde ben cevabını
veriyorum ama burada cevabını vermek bana düşmez. Bu ve benzeri konular, çok
daha düşünmemizi gerektirecek.
Sizin “Medya ve Din” kitabıyla başlayan, “Medya
ve Din Sempozyumu” ile devam eden, akabinde de Dijitalleşen Din (Medya ve Din
2) ismiyle emek harcadığınız çalışmalar/eserler var. “Din Ekranda Nasıl Durur?”
kitabı da sizin yazı ve röportajlarınızdan oluşuyor. Medya ve din ilişkisini
akademik düzeyde değerlendirmek için önemli çalışmalar…Bu alanda neler yapıldı,
neler yapılmalı?
Yaklaşık sekiz, dokuz yıldır bu konunun
farkındayım ve fark etsinler diye uğraşıyorum. Benden önce de bir iki çalışma
var, yok değil ama hâlâ bakıyorum, yüksek lisans tezleri tatminkâr düzeye
ulaşsa da henüz doktora tezleri bir elin parmaklarını geçmedi. Bu alanda
çalışabilecek ilahiyat fakülteleri, sosyoloji bölümleri, iletişim fakülteleri,
özellikle bu üç alanı çok ilgilendiriyor. Onun dışında din psikolojisi, belki
psikiyatriyi ilgilendirebilir ama daha çok bu üç alanın bir araya gelerek
çalışmalarını yürütebilmesi gerekiyor. Çünkü iletişimcide bir ilahiyat ayağı
eksik kalıyor, sosyolojide bir ilahiyat ayağı eksik kalıyor, ilahiyatta
sosyoloji eksik kalıyor. Bunları bir karma programlar hâlinde çalışmamız
gerekiyor, farklı disiplinlerdeki hocalardan ders almak gerekiyor.
Din, zaten arz ve arş arasındaki bütün alanları
kapsayan bir alan. Dinli ya da dinsiz ne olursa olsun, dinden referans almayan
bir şeyi ortaya koymak mümkün değil. Dolayısıyla, bu referans bütün yeryüzünü
kapsıyor. Bizim interdisipliner ya da çok disiplinli, multidisipliner ya da
plurudisipliner bir çalışma ortaya koymamız doğal. Ama kurumsal yapıların,
bunlar kamu kurumları olabilir, sivil toplum kuruluşları olabilir, kesinlikle
olabildiğince güçlü kuruluşların medya ve din çalışmalarını ele alması ve belki
finansa etmesi lazım. Herhangi bir yerde medyatik ahlak nasıl olacak diye bir
soru sorulduğunda, eğer burada sosyolojiden psikiyatriye, psikiyatriden
ilahiyata kadar birtakım uzmanlarla bu konuşulamıyorsa o zaman demek ki
medyatik etikten bahsederken zorlanacağız. Dolayısıyla çok daha fazla çalışma
yapılması lazım. Eğer biz bunları çalışmazsak, atı alan Üsküdar’ı geçiyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder