10 Haziran 2026 Çarşamba

tambur mu tanbur mu?

Uzun yıllardır, Klasik Türk Müziği dinlerim. Keyif alırım. Sükûnet ve sekinet bulurum çoğu kez. Değişik sazlar eşliğinde icra edilen Türk müziğinin tavrını, rengini ve tınısını anlamaya çalışırım. Kitaplar karıştırır, konserlere giderim. Konu ile ilgili bir sohbete ya da bir programa rast gelirsem durur, dinlerim... Klasik müziğimize karşı heveskar tavrımı bilen bir dostumun tavsiyesiyle kendimi usul ve makam dersi alırken buldum. Birkaç dersin sonunda, teorik bilgiyi idrak edebilmek için bir enstrüman ile yakınlaşmam gerektiğini düşünmeye başladım. Klasik bir enstrüman, makam ve usuldeki renk ve tınıları anlamamı kolaylaştıracaktı. En azından öyle hissettim. Bir enstrümanı anlama çabası ona doğru biçimde dokunmak ve ondan doğru dokunuşların karşılığını almak demekti. Yetersiz ve eğitimsiz bir kulak ile bunu başarıp başaramayacağımdan emin değildim. Yine de denemeye değerdi. Kararımı kesinleştirdim.

Bir enstrüman alacaktım ama hangisi olacak, nereden ve nasıl seçip alacağım? Ud mu, kanun mu tambur mu yoksa ney mi? Her birini ayrı ayrı sever, dinlerim ama perdeli olduğu için gönlüm tambura kaydı. Perdelerinden notaların izini sürebilirdim. Tambur edinmek fikri günden güne zihnimde güçlendi. Müzik marketlere bakınıyor, internette alış-veriş platformlarını kurcalıyordum. Doğru bir alım için, anlayan birine denk gelmeyi umuyor, acele etmiyordum.

*

Akşamları evden çıkar, mahallenin sakinleşen sokaklarında az da olsa yürürüm. Hep yaparım, iyi gelir; daha çok zihin yorgunluğumu alır. Bir akşam yine çıkmıştım. Şimdiye dek hiç girmediğim dar bir sokağa girdim. Dükkanların çoğu kapalıydı. Küçük bir atölye-dükkanın ışıkları sokağın karanlığına düşüyordu. Perdesiz cam cephesinden içerisi görünüyordu. Tozlu lavicert önlüğüyle sandalyesine çökmüş bir usta, elindeki kemana benzer bir müzik aletini zımparalıyordu. Askıda birkaç tambur görünüyordu. Durakladım. Merakımı yenemedim. Kapıya yöneldim. Geldiğimi gören usta sakin adımlarla kapıya yaklaştı, yavaşça kilidi açtı. Selam verdim. Buyur etti. Vakur ve mesafeli bir edayla yer gösterdi. Oturdum karşısına. Elindeki kemanın üzerindeki zımpara tozlarını üfledikten sonra bakışlarını soran gözlerle bana yöneltti. Ziyaretimin sebebini anlamaya çalışıyordu. Mütereddit bir halde, «Satılık mı bunlar?» diyebildim, askıdaki tamburları göstererek. Sanki sormamam gereken bir şeyi soruyormuşum gibi hissettim tepkisiz tavrından. Ustanın kayıtsız tavrı sözümü sürdürmemi engelliyordu. Bir vakit sonra sükunetle «Ne yapacaksınız onu?» diye karşılık verdi. Biraz sıkıntılandım, «Çalmaya çalışacağım» dedim. Usta nazlı, ben ısrarlı. «Ne kadar tamburlar?». Soruyu anlamaya çalışan düşünceli ve kayıtsız tavrından, «Satılık değil» diyeceğini sandım. «Nerden icap etti, başka enstrümanlar da var, neden tambur?» diye soruyla cevap verdi. Samimi bir cevap verirsem kuruntum yersiz çıkabilirdi. «Perdeli olduğundan» diye cevap verdim, kendinden emin bir edayla. Usta, cevabımdan pek mutmain olmamıştı. Devam ettim, perdesizlerde seslerin yerini bulmakta çok güçlük çekeceğimi, o yüzden tambur edinmek istediğimi söyledim. Kayıtsız kalmadı, yavaşça yerinden doğruldu. «Bunu alabilirsiniz, acemilere bunlardan veriyoruz, hem biraz daha ucuz, zaten gördüğünüz gibi elimde fazla da yok» dedi. Hiç düşünmeden teklifini kabul ettim, hatırı sayılır miktardaki fiyatını da. Biraz süre istedim, ödeme için.

*

Süreyi beklemeden ödemeyi hazırladım ve heyecanla ustayı ziyaret ettim. Sandalyesinde işleniyordu yine ince ince. İşinin edebindeydi. Ödemeyi yapıp, mümkünse tamburu almak istediğimi söyledim. «Hoşgeldiniz, buyrun» dedi, yer gösterdi. Oturdum ve cebimdeki ağırlığı çıkardım, uzatmak istedim. Hiç oralı olmadı. Bakışlarını bir an bakışlarıma değdirerek, elimdekine bakmadan «koyun oraya» diyerek tezgahı gösterdi ve elindeki işle biraz daha ilgilendi. Bıraktım tezgaha. Yerinden doğruldu, askılarda duran tamburlardan birine uzandı. Uzandığı benim de gözüme hoş görünen bir tamburdu. «Bunu vereceğim size, gözünüz gibi bakın, çok hassas, çok naif, çok nazenindir» dedi. «Artık onları yapacak malzemeyi bile bulamıyoruz» diye sözünü sürdürdü. Tamburu titizce uzatırken, şöyle taşıyacaksınız, elinizden şöyle bırakacaksınız, şöyle asacaksınız, sıcaktan soğuktan koruyacaksınız demeyi de ihmal etmedi.

Tambur elimdeydi artık. Tamburum elimdeydi. Heyecanlı ve coşkulu yüreğime bastım onu adeta, bir bebeği şefkatle tutar gibi tutarken elimde, «Gözüm gibi bakarım ona, emanetinizdir benim için» diyebildim, böylesi bir sahiplenmenin karşısında. Tamburumla uğurlanmadan önce, kendi yaptığı mızrabı da uzattı, «Mızrapsız ve akortsuz tambur çıkmaz buradan» dedi son olarak. Ustayı Allah’a ısmarlayarak oradan ayrıldım.

Kılıfının içinde sağ yanımda tutarak, yürümeye başladım. Dizlerim heyecanımı taşırken, hafif çisentinin serinliğiyle tazelendim. Ustanın bir an olsun bakışlarını tezgahın üzerine bıraktığım emanete çevirmediğini gıptayla hatırladım.

*

Hanemde asil bir eser ile baş başaydım. Çokça bakıştık. Mızrabı tutmaya ve tellerine dokunmaya cesaret ettim neden sonra. Ama nafile, tutamıyordum bile. Çalıverseydim hemen, perdelerinin arasında parmaklarım bırakıverseydi kendini ezginin seyrine. Uğraş didin, olmuyor. Hafızamdaki notaları deniyor, tuhaf sesler çıkarıyordum. Başarısızlığıma sebepler ararken tambur kitapları okuyor, videolar seyrediyor, etrafı dinliyordum. Kendi başıma çözecektim, hemen pes etmemeliydim. Makam derslerim esnasında bir hocadan ders almam öğütlendi, usta da lafın arasına sıkıştırmıştı. Dinlemedim. Biraz bir şeyler oluyor gibi ama emin olamıyordum. Bahaneyi tambura buldum. Küçüktü bana. «Nizami bir tambur alsaydın ya!» diyenler de olmuştu.

Ustaya gittim. «Ustam, acemiler için olmayan nizami bir tamburunuz var mı, çok sevmeme rağmen halvet olamadım bir türlü», dedim. Usta anlayışla karşıladı, «Acemilerin hep kafalarını karıştırırlar böyle», dedi. Verdiği sazın rezonansının çok iyi olduğunu ama istersem yeni yaptığı, henüz tam olarak bitirmediği bir tamburla değiştirebileceğini de söyledi. Fark ödemem gerektiğini biliyordum. Bitince arayacağını vadetti.

Elimdeki tamburla acemiliğimi atmaya çalışırken asıl tamburun geleceği günü beklemeye başladım. Sanki tambur değişince çalıverecektim. Arada bir uğruyor, hal hatır soruyordum Ustaya. Gel git derken Usta ile hasbihal eder, başkaca konular da konuşur olduk. Bilgi dağarına giderek hayran olduğumu itiraf etmeliyim. Tamburun eskisinin daha makbul olduğunu, bu işlerde epey ömür tükettiğini ve muhtemelen bir el aldığını söyleşilerimizden çıkarıyordum. Sonra kendisi söyledi. Beşiktaş’dalarmış, baba oğul. Baba, Ustanın ustası. Yaşlanmış, artık işe el atmıyormuş. Üsküdar’a yeni geçmişler. Atölye oğul usta tarafından işletiliyor ama baba ustanın soluğu her yanda hissediliyordu. Usta, zaman zaman babasının ustalığının gölgesinde kalmayı tercih ediyor, «usta» diye tavsif edilmekten bile hicap duyuyor, haddi olmadığını söylüyordu. El almış bir ustanın edebiyle işliyordu sazlarını. Elindeki tamburu bir acemiye satma sözü verdiğini babasına söylediğinde, «hevesliyse ver gitsin, düşünme oğlum» dediğini nakletti. Usta, bir yandan acemiye verilmeyecek bir tamburu benim için hazırlarken, baba Usta’nın İstanbul’da bilinen ve kendisine hürmet edilen bir usta olduğunu öğreniyorum. Bir usta daha varmış babası gibi çok bilinen; babasının arkadaşıymış. Çocukluklarından beri beraberlermiş. Tamburîlerden dinlediğimiz onlarca tambur onların elinden çıkmış meğer. Oğul usta anlattıkça ibret ve feyz dolu cümlelere tanıklık ediyor, gerçek bir lütiyenin tecrübesini dinleyerek zenginleşiyordum.

*

Usta, «Tamburunuz hazır, ne zaman isterseniz alabilirsiniz», diye aradı iki üç hafta sonra. Gittiğimde baba dostu olan ustanın vefatının hüznünü yaşadığını söylemeye çalıştı. Tambur yapımında bir çınar sırlanmıştı. Acısı çok tazeydi, hayırla andı onu, uzatmadı tanımadığım için. Tanısaydım çokça anlatacağı vardı. Hüznüne ortak olmaya çalıştım ama aklım yeni tamburdaydı. İlk tamburumu sahibine teslim ederken çoğalan hüznümü yeni yol arkadaşıma kavuşmanın sevinciyle örttüm. Aralarındaki farkın tutarını sessizce tezgahın üzerine bıraktım. Usta yine oralı olmadı. «Tamburun eskisi makbuldür, kullandıkça çöker, sesi oturur ama bu da şimdiden çok iyi!» diyerek yeni tamburumu uzattı. Yoğun emek mahsulü bir eseri şefkatle tuttum. «Emanetinizdir, merak buyurmayın!» dedim. Önce gönlüme sonra yavaşça kılıfına koyarak hanemin yolunu tuttum.

İlk denemelerim yeterince başarılıydı. Tutabiliyordum, daha az kaydırıyordum teknesini. Nasırlanmaya yüz tutmuş parmaklarım uzak perdelere erişiyor, mızrabımın dokunuşlarıyla göğsünden çıkan tınıyı alıyor, nevanın yerini bulmaya çalışıyordum. Çevrimiçi ortamlardaki çeşitli derslerden edindiğim tecrübeyi uyguluyordum. Bir şeyler oluyordu ama parmaklarımı doğru gezdiremiyordum. Bir perdeden diğerine ulaşmakta zorlanıyordum. Tambur metodları aldım, okudum, inceledim, uygulamaya çalıştım. Kimi zaman ustayı rahatsız ediyordum. Usanmadan cevaplıyordu sorularımı ama bir hoca bulalım size diyordu. Makam dersindeki hocam da ısrarcı oldu. «Sen hatanı farketmezsin, hocan farkeder, işin kolaylaşır...». İnat ediyordum tüm telkinlere rağmen. Kendimce belirlediğim günlük etütler tamamlanınca kimsenin yanaşamadığı korunaklı bir yere burgularından asıyordum tamburumu. Yanından her geçişimde rüzgârım ona dokunuyor, o da verdiği tınıyla yüreğime sokuluyordu.

*

Zaman zaman şehir dışına çıkıyordum. Tamburumu hiç yalnız bırakmıyordum, o da beni. Ama bir defasında mızrabını gittiğim yerde unutmuşum. Nasıl olmuş anlamadım. Mızrapsız tambur olur mu! Mızrabıma erişinceye dek geçici bir mızrap bulmalı, çalışmalarımı aksatmamalıydım. Ustadan isterim, onda yedek bir mızrap olabilir, diye düşündüm. Ustayı aramak için telefona uzandığımda, epeydir hasretini çektiğim ve kendisine çokça hürmet duyduğum bir dostun çağrısı araya girdi. «Görüşelim», diyordu. «Sevinirim», dedim, «Akşam iftarda beraber olalım». «Tamam», dedi, «Gelirken arabayla gelir misin!». İftar zamanı arabayı çıkarmak mı! Hem kalabalık hem park yeri sorunu hem de dönüşte yine aynı sorun. «Taksi tutsam gelsem?», diyemedim. Ağır bir şey olmalı elinde ya da «İftardan sonra bir yere gidelim» diyecek belki, diye düşündüm. Günün ışıkları eksilirken, onu almak üzere evinin yakınlarına geldiğimde elinde tanımlayamadığım upuzun bir şey vardı, yaklaştıkça ayrımsadım; tambura benziyordu. Arabadan indim, elindekini arkaya uzattım. Evet tamburdu, kumaş kılıf içinde bir tambur. «Yirmi yıldır kullanmıyorum, sen ilgilisin diye sana getirdim. Birkaç da kitap. Tambur senindir, lazım olursa isterim, istemezsem tasarruf hakkı senindir», dedi. Şaşkınlık içinde ne diyeceğimi bilemedim. «Emanetiniz baş göz üstüne. Aldım, gönlüme koydum!» dedim. Kısaca tambur hikayemi anlattım, haberi yoktu ve emaneten mızrap arayacak olduğumu da söyledim. Cebinden küçük bir kılıf çıkardı. «Mızrapları da unutmayayım», deyip uzattı. Ben bir mızrap ararken kılıfın içinden iki mızrap, bir diyapazon çıktı. İftarda ustalardan bahsettim hakikatli dostuma. Birisinin daha geçen hafta vefat ettiğini söyledim. «Sana verdiğim tamburu o yapmıştı, vefat etmiş demek, Allah rahmet etsin» diye niyazda bulundu. Halleştik, söyleştik, vedalaştık.

*

Hanemde iki tambur ile sevinç ve şaşkınlık içindeydim. İkinci tamburumu titizce kumaş kılıfından sıyırdım. İbretle baktım ona, dakikalarca. Birincisini onun yanına koydum. İkisine birden baktım bu kez edeple. Birken iki oldular! Biri edebin biri hâyânın timsali olsun, diye geçirdim içimden. Hoş gelmiş, safalar getirmişti. Mızrabıyla gelmiş, mızrapsıza da mızrap getirmişti. Yeni geleni parmaklarımın arasına aldım, tellerine dokunmak istedim ama bir tuhaflık vardı. Sapının biraz eğrilmiş olduğunu görebiliyordum. Aldım hemen Ustaya götürdüm. Usta bir hal çaresine bakabilir miydi? Soracaktım.

Usta her zamanki gibi, işiyle meşguldü. Elimdekini görünce, doğruldu. Kılıfından çıkarırken, olan biteni anlattım. «Sizden mızrap isteyecektim…». Hayretini gizleyemedi. «İzahı zor», dedi. «Tevafuk» dedim. «Yapabilir misiniz, dokunalım mı, üstesinden gelebilir misiniz?» diye telaşla sorarken biraz bunalttım Ustayı. Usta nazlı ama «Hiç kullanmasanız bile, sağlam bir şekilde saklarsınız. Yaparım», diye cevap verdi kendinden emin. Bıraktım gönlümün yarısını Ustaya. Çıkarken kapıya yaklaştığımda, «bu da müteveffa ustanın eseriymiş!» demeyi ihmal etmedim. Ustanın tavrı birden değişti. Heyecanlandı. Babasından bahisle Usta’ya da göstereceğini söyledi.

Birkaç gün sonra tamburun serencamını öğrenebilmek üzere uğradım. Usta, atölyeye neredeyse hiç uğramayan babasının müteveffa ustanın bir eserinin geldiğini duyunca koşup geldiğini, çeşitli açılardan tambura baktığını, taklit olup olmadığını kontrol ettiğini, sonunda ona ait olduğunu teyit ettiğini söyledi. Bir de burguları kendisinin yaptığını, rahmetlinin tesviyeyi pek yapmadığını, o işleri hep ona yaptırdığını da söylemiş. «İyi baksın bu tambura, çok kıymetli!», diye de eklemiş.

Birkaç hafta sonra Usta aradı, tamiratın bittiğini söyledi. Vardım heyecanla ve kendisinden bir türlü öğrenemediğim tamirat bedelini takdir ederek tezgahın üzerine bıraktım. Tabi ki yine oralı olmadı. Bir mirasın eli olmanın gururunu okuyordum yüzünden. Baba dostu ustanın bir eserini tamir etmiş olmanın onurunu yaşıyordu. Eşiğin başka birine ait olduğunu, halini bozmamak için değiştirmediğini, eğer istersem değiştirebileceğini, «müteveffa ustaya bu atölyeden bir eşik yakışır», demeyi de ihmal etmedi. «Şimdilik kalsın» dedim. Yine bin bir tembih ile emaneti iade etti. Nezaketle aldım. Kılıfına koyduktan sonra göğsünü kendime çevirerek sapından tuttum. Emanet yüküm iyiden iyiye ağırlaşmıştı. Vedalaşırken, Ustaya, «Artık bana farz oldu tambur çalmayı öğrenmek. Bana, ders alabileceğim bir hoca bulmakta yardımcı olur musunuz?», dedim kararlılıkla.

*

Usta, çok geçmeden yetenekli genç bir hoca buldu. Hocam, Usta gibi müeddep ve sebatkar. Hemen başladık. Tutuş, vuruş derken… /rast, neva, neva, çargâh/ ya da /sol re re do/re mi re do/re mi re si/do re do si/... «si’lere dikkat, Segâh olunca bir koma si bemol. Orası buselik, bir önceki perde!...». Şol cennetin...

Tambur edinmek isterken bir edebe, bir adaba, bir görgü alemine, bir hal iklimine, Hz. Nuh’tan Hz. Davut’a oradan Itri’ye ve Dede Efendi’ye uzanan kadim bir Miras’a, hasılı bir Aşk’a adım atıyormuşum meğer.

Tambur mu, tanbur mu?1 Ne önemi var! İki mızraptan biri tambura, biri tanbura olsun; edep ve hâyâ terennüm etsinler…


1   /b/ den önce /n/ varsa, /m/ ye dönüşür. Bu nedenle /tanbur/, «tambur» olarak yazılır ve söylenir. Tecvid ilminde buna iklâb denir. “iklâb, tecvid terimi olarak bâ (ب) harfinin önünde bulunan sâkin nûn veya tenvinin idgam yapılmaksızın “mîm”e dönüşmesini ifade eder. Bu durumda sâkin nûn veya tenvin hâlis mîm (maklûb mîm) olarak okunur”. Bak. Ahmet Madazlı, İklâb maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 22, s.27.



(*) Yediiklim, sayı 435, haziran 2026




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder